KTOEÖS-KTÖS: "Kasapoğlu'nu susturmaya çalışan anlayış, askerde işkence iddiaları karşısında ne yapacak?"
Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası (KTOEÖS) Başkanı Tahir Gökçebel ve Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası (KTÖS) Genel Sekreteri Şener Elcil, "işkence" ile ilgili yaptıkları ortak açıklamada, Askerlik kurumunun disiplin mahkemesini derhal çalıştırmasını isterken, Halil Kasapoğlu’nu susturmaya çalışan anlayışın askerde işkence iddiaları karşısında ne yapacağını da merak ettiklerini belirttiler.
Baraka:
"Askerdeki şiddeti yazdığı için hapis yatacak!
Bu sabah GKK'nda "yargılanan" aktivistimiz Halil Karapaşaoğlu, 10 gün hapis cezasına mahkum edildi ve ve Hamitköy'deki askeri cezaevine götürüldü. Halil'e destek vermek için Boğaz'a giden Barakacılar, sendikacılar, avukatlar ve basın emekçileri polis barikatıyla karşılaştı. En temel insan hakkı ve Anayasal bir hak olan avukat tutma hakkı da engellenerek, avukatların "yargılama"nın yapılacağı binaya yaklaşmalarına izin verilmedi.
Askerde yaşanan şiddet olaylarına son verilmesi ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanmasını protesto etmek için bu akşam saat 18.00'de, Hamitköy Askeri Cezaevi önüne gidiyoruz.
Tüm antimilitarist, özgürlükçü kişiler, eşitlikten ve adaletten yana olanlar, ordu dahil her kurumda demokrasiyi savunanlar, fikirlerini ve yaşadıklarını açıkladığı için yargılanan Halil Karapaşaoğlu’nun destekçisi olmalıdır.
BKP:
27 Aralık günü gazetelerde “Lokmacı Askerlerine Uygulanan Şiddete Hayır” başlığıyla yayınlanan, Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’na açık mektupta, Halil Karapaşaoğlu, bir askerin astsubay tarafından dövüldüğünü ve askerde yaşanan şiddet olaylarını aktarmıştı. Okuyanlara, “Gençlerimize bunları yapmaya kimsenin hakkı yok” dedirten bu yazı, gerçekleri anlattığı için Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’nda da tedirginlik yaratmış olmalı ki, Halil Karapaşaoğlu aynı gün Lokmacı sınır kapısında alıkonuldu. Askerliğini fiilen bitirmiş olan Halil Karapaşaoğlu, pek çok Kıbrıslı Türk gibi güneyde çalışmaktaydı ve iş için güneye geçmekteydi. Lokmacı bölüğünden askerler tarafından yaka paça bölüğe alınarak ifadesi alındı ve kendisine dava okundu. Halil Karapaşaoğlu, en temel, en kısıtlanamaz insan hakkı olan düşünce ve ifade özgürlüğünü kullandığı için “hoşnutsuzluk yaratmak” ve “itaatsizlik”ten yargılanarak 10 gün hapis cezasına mahkum edildi".
Birleşik Kıbrıs Partisi Gençlik Kolları, Halil Karapaşaoğlu’nun 10 gün hapis cezasına mahkûm edilmesini protesto ederek, Karapaşaoğlu’nun derhal serbest bırakılmasını talep etti.
Birleşik Kıbrıs Partisi Gençlik Kolları Başkanı Kemal Gülercan, konu ile ilgili yazılı açıklamasında, askerde yaşanan şiddet olaylarını gazetelerde yayınladığı açıklama ile toplum ile paylaşan Halil Karapaşaoğlu’nun, askeri mahkemede yargılanarak 10 gün askeri cezaevinde hapis cezasına mahkûm edilmesinin, ülkedeki asker ağırlıklı militarist rejimi gözler önüne serdiğini belirterek, düşünce ve ifade özgürlüğünün en temel insan hakkı olduğunu, bu hakkın askeri rejim tarafından ayaklar altına alınırken demokrasi yanlısı kesimlerin suskunluğunun kabul edilemez olduğunun altını çizdi.
Demokrasi, insan hakları ve barış yanlısı tüm kesimleri askerdeki şiddet hakkındaki tanıklığını ifade eden Halil Karapaşaoğlu ile dayanışmaya çağıran Gülercan, “Kıbrıslı Türkleri esaret altında tutan rejim, her özgürlükçü hareket ve eylem karşısında paniğe kapılmakta ve saldırganlaşmaktadır. En temel insan hakkı olan düşünce ve ifade özgürlüğüne bile tahammülü bulunmayan Kıbrıs’ın kuzeyindeki asker ağırlıklı militarist rejimin sonu yakındır. İlerici gençliğin ve demokrasi güçlerinin kararlı mücadelesi karşısında, elbet bu zulüm ortadan kalkacak ve özgür, birleşik, bağımsız Kıbrıs yaşam bulacaktır” dedi.
BKP Gençliğin, Halil Karapaşaoğlu’nun ve düşünce ve ifade özgürlüğünün yanında olmaya devam edeceğinin altını çizen Kemal Gülercan, zorunlu askerliğin kaldırılmasını ve Vicdani Ret Hakkının en temel insan hakkı olarak tanınmasını talep etti.
Güvenlik Kuvvetleri:
GKK Basın Bürosu Halil Karapaşaoğlu’yla ilgili şu açıklamayı yaptı:
1.27 aralık 2011 tarihinde yayımlanan bir yerel gazetede “Halil Karapaşaoğlu’nun görevli olduğu bölükte bazı askerlerin üstleri tarafından darp edildiği” iddialarını içeren bir yazısı yayımlanmıştır.
2.Halil Karapaşaoğlu, 12 aralık 2011 tarihinde terhis olması gerekirken, almış olduğu hava değişimlerine bağlı olarak, terhis tarihi askerlik yasasının 45’inci maddesi gereğince, 28 aralık 2011 tarihine kadar uzamış olup, gazetede yazısı yayımlandığı 27 aralık 2011 tarihinde halen askerlik hizmeti devam etmekteydi.
3.Tüm askerlere yapıldığı gibi, halil karapaşaoğlu’na da asker olduğu sürece “izin almadan basın yayın organlarına yazı yazmanın ve izin almadan güney kıbrıs rum yönetimi bölgesine gitmenin” yasak olduğu tebliğ edilmiştir. yapılan tebliğlere rağmen, halil karapaşaoğlu 27 aralık 2011 tarihinde bir yerel gazeteye yazı yazmış, ayrıca 16 aralık 2011 tarihinden itibaren, sekiz kez izin almadan güney kıbrıs rum yönetimi bölgesine geçiş yapmıştır.
4.Halil Karapaşaoğlu yapmış olduğu bu hareketler ile disiplin mahkemeleri kuruluşu, disiplin kabahat ve cezaları ve yargılama usulü yasasının 46’ncı maddesinin (2)’nci fıkrası (itaatsizlik) ve (10)’uncu fıkrası (hoşnutsuzluk yaratmak) kabahatlerini işlemiş ve aleyhinde iki adet soruşturma dosyası tanzim edilmiştir.
5.Halil Karapaşaoğlu’nun belirtilen kabahatleri işlediği tarihte halen askerlik hizmeti devam ettiği için, disiplin mahkemeleri kuruluşu, disiplin kabahat ve cezaları ve yargılama usulü yasasının 77’nci maddesinin (1)’inci fıkrası (disiplin mahkemesine sevk edilen veya sevk edilmek üzere olan sanıklardan askerlik süresini doldurması sonucu terhise tabi olanların terhis işlemleri yapılır, ancak yargılamalarına devam edilir) kapsamında, güvenlik kuvvetleri komutanlığı disiplin mahkemesinde yargılanmış ve suçlu bulunarak mahkûm edilmiştir.
6.Disiplin mahkemeleri kuruluşu, disiplin kabahat ve cezaları ve yargılama usulü yasasının 25’inci maddesine göre, sanığın üstlerinden birini müdafi tutabileceği gibi, üstü olan müdafi yoksa veya kendini müdafaadan aciz ise, disiplin mahkemesince de kendisine üstleri arasından bir müdafi tutabileceği esasından hareketle, sanığın avukatları, ilgili yasa gereğince disiplin mahkemesine alınmamıştır. “
Av.Barış Mamalı:
Anayasa ve yasalar eşitlik ilkesi gereği ülke topraklarında yaşayan asker – sivil herkesin uymakla mükellef oldukları hukuki belgelerdir. Devlet otoritesini gösteren en önemli unsur ülkedeki hukuku her alanda uygulatabilmesi ve uygulanmasını ısrarla isteyebilmesidir. Hukuk devletinde herhangi bir makamın özellikle Anayasayı çiğnemesi ve ülke hukukunu takmayan bir tavır içerisinde bulunması kabul edilemez. Eğer devlet var ise, hukuku ihlal edenleri, Anayasayı çiğneyenleri adalet önüne çıkarıp müeyyidesini uygulaması gerekir. Bunu yapmayan veya yapamayan bir organizasyona devlet denemez, çünkü devletin en önemli unsuru toprakları üzerinde kurduğu otorite ve iktidardır.
5.1.2012 tarihinde Askeri Disiplin Mahkemesi’nde yargılanan Halil Karapaşaoğlu’nun kendi seçtiği hukukçuların yardımından kasten ve aleni bir engellemeyle mahrum bırakılması hiçbir şekilde kabul edilemez. Sanık avukatlarının militarist ve hukuk dışı bir askeri emirle mahkemeye giden otoyol içerisine dizilen polis güçlerince durdurulup engellenmesi herhangi bir hukuki ve mantıki bahaneyle açıklanamaz.
Anayasamızın 17. ve 18. maddeleri açıkça herhangi bir mahkemede yargılanacak kişilerin kendilerini savunmak için bir avukatın hizmetinden yararlanma hakları olduğunu belirtmektedir. Yine İnsan Hakları Sözleşmesinin 6. maddesi de bunu sarih olarak ortaya koymaktadır. Bu hukuki çerçeve içerisinde hapislik cezası verme yetkisi olan askeri disiplin mahkemelerinde sanık avukatlarının mahkemeye girmelerinin engellenmesi, sanıklara avukat tutma hakkı verilmemesi hukukun yerle bir edilmesidir. Bu yapılan büyük bir hukuki ayıptır.
GKK, 6.1.2012 tarihli açıklamasında Disiplin Mahkemesinde yargılanıp hapis cezası alan Halil Karapaşaoğlu’nun avukat tutamayacağını ancak kendisini savunmak için bir astsubayı yada asteğmeni tutabileceğini belirtmiştir. Özür yerine bu ibret verici açıklamayla GKK ülke anayasası ile insan haklarını hiçe saydığını ve bu hukuki kaidelerin kendisine işlemediğini teyit etmiştir. Bu açıklama ayni zamanda avukatlık mesleğine ve bu mesleğin onuruna karşı yapılmış ciddi bir saygısızlıktır. GKK bir anlamda avukatlara kendi mahkemelerinde hiçbir koşulda yer olmadığını, anayasa hak tanısa bile avukatların askeri tesisler içerisinde savunma görevi yapamayacaklarını ilan etmiştir. GKK, tek amaçları hukuki savunma görevi yapmak isteyen avukatlardan neden bu kadar ürkmekte olduğunu açıklamalıdır. Yaptığı yargılamadan ötürü çekincesi yada adaletsiz olma endişesi taşımayanların avukatlardan korkmasının da hiçbir anlamı ve mantığı yoktur.
GKK yetkililerine hatırlatmak isteriz ki, bugün Türkiye’de tutukalanan ve yargılanan yüzlerce subayın haklarını savunmak için yanlarında avukatların haricinde hiç kimse yoktur. Bu subayların hak ve hukuk mücadelesini yapabilenler hukukçulardır. Unutmayınız ki adalet bir gün size de lazım olabilir ve o zaman yardımınıza subaylar değil avukatlar gelecektir.
Kasıtlı bir şekilde avukatsız bırakılarak hapislikle cezalandırılan Halil Karapaşaoğlu’nun adaletsiz bir yargılamaya tabi tutulduğu aşikardır. Bunun yanında avukatların engellenmesi olayı da çağdışı bir zihniyetin ürünü olarak tarihin kara sayfalarında yerini alacaktır. Bu engelleme olayında rolü olan tüm asker ve polis kimlikli kişilerin ayni zamanda suç işledikleri de bir gerçektir.
Tüm bu yaşananlar, düşünceye ve hukuka karşı söyleyecek sözü olmayanların yapabilecekleri bir davranış tarzını ortaya koymaktadır.
Unutulmasın ki, adaletsizlik yapanlar elbet bir gün bunun hesabını hukuk önünde vermek zorunda kalacaktır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
FİKRİN VE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ HAREKETİ
(a). Av. Barış Mamalı - Başkan
Karapaşaoğlu için hergün saat 5te eylem düzenleniyor:
Saat 18.00’de Hamitköy Çemberi’nde başlayan eyleme çeşitli parti, dernek ve sendikalar destek verdi. Eylemciler, Hamitköy Çemberi’nden askeri cezaevinin bulunduğu bölgeye doğru ilerledi. Ellerinde meşaleler ve davullarla yürüyüşe geçen eylemciler, sık sık ‘İçeride dışarıda hücreleri parçala’ sloganları attı.
Polis ekiplerinin adeta etten duvar ördüğü cezaevi bölgesinde gerçekleştirilen eylemde bir konuşma yapan Baraka aktivisti Münür Rahvancıoğlu, verilen hapis kararının düşünce özgürlüğüne vurulmuş bir darbe olduğunu ifade etti. Rahvancıoğlu, askeri disiplin mahkemesinin kararını kınadı ve 10 gün boyunca her akşam saat 17.00’de cezaevine gelerek Halil Karapaşaoğlu ile görüşeceklerini ifade etti. Rahvancıoğlu, eylemi polis ve hatta hapis kararını veren askeri yetkililerin de düşünce özgürlüğüne sahip çıkmak için yaptıklarını söyledi.
Eylem, atılan sloganların ardından olaysız bir şekilde son buldu. Eylemler Karapaşaoğlu çıkana kadar devam edecek.
Karapaşaoğlu Ne yazmıştı:
Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığına;
Lokmacı Askerlerine Uygulanan Şiddete HAYIR!
<< Bizler günde 10 saat nöbet tutarken, güneye, Kıbrıslı Elen askerlere doğru bakmıyoruz. 10 saat kuzeye bakıyoruz sadece. Çünkü gerçek tehlike içimizde. Rütbeleri hala alınmayan, hayatı boyunca ne paylaşmasını bilmiş, ne sevmesini bilmiş, vicdanı olmayan komutanlarda. Her an o dokunulmazlığı olan komutan, ne zaman gelecek, ne zaman hakarete uğrayıp, abuk subuk konuşmalarla aşağılanacağımızı bekliyoruz! O yüzden günde 10 saat sadece kuzeye bakıyoruz! >>
İnsan ne yazık ki çevresinde gördüğü, kendisine karşı yapılan bazı şeyler karşısında ya duyarsızlaşıyor ya da bunlara alışıyor. Alışmak bir anlamda duyarsızlaşmayıda beraberinde getiriyor. En son ne zaman şaşırdınız? En son ne zaman “hade yahu” dediniz? Şaşkınlık ifadesini eğer hala gösterebiliyorsanız, demek ki hala duygularınızı, vicdanınızı hayata karşı hassasiyetinizi kaybetmediniz demektir.
Eskiden “niçin?” diye çok sorardım. Eskiden şaşırırdım da insanın ve insanlığımın hallerine. En son ne zaman niçin dedim? En son ne zaman şaşırdım? Bilmiyorum. Sanırım şarkıda olduğu gibi “biz büyüdük ve kirlendi dünya!” Dünyanın kirlenmesinin nedeni, insanların niçinlerden, nelerden, nasıllardan uzaklaşıp, karşısında, gözlerinin önünde çürüyen insanlığa karşı şaşkınlığını yitirip, herşeyin normal, olağan olarak kabul edilmesi değil midir?
Askerliğimi bitireli iki hafta oldu. Üç yıl öncesine geri döndüğümde, vicdanı rettini açıklamayı düşüp, bu konu üstüne kafa patlatırdım. Çeşitli nedenlerden dolayı olmadı. İki yıl Londra’da kaldıktan sonra, gidecek, göç edecek bir memleket olmadığını, adalı, akdenizli olduğumu ve başka türlü yaşayamayacağımı anladıktan sonra geri döndüm. İnsan, zeytin ağaçlarının gölgesinde, hellim, ekmek, domates yediği günleri hep yüreğinde taşıyormuş. Meserya ovasındaki, yanlız zeytin ağaçlarının gölgesiymiş, yüreğimdeki kavurucu sıcakları dindiren, içimi biraz ferahlatan. Bunun ne demek olduğunu size anlatamam. Yanlız bir ağacın gölgesinde en son ne zaman piknik yaptınız ve dünyanın en güzel yemeği olan zeytin, hellim, ekmek, domates biraz da golyanduro yediniz? Ben en son ne zaman çakızdezin çekirdeklerinden gezegenler yaptım? Bilmiyorum.
Konumuza geri dönelim. 1. Alay, 3. Piyade Taburu, 7. Piyade Bölüğü’nde askerliğimi yaptım. Burası ünlü Lokmacı Bölüğü! Bazılarına göre Kamboçya, bazılarına göre Vietnam! Eskiler öyle dermiş Lokmacı için. Çok şeyler gördüm, çok şeyler yaşadım. Lokmacı Bölüğü, Lefkoşa’nın göbeğinde, Arasta’nın içinde, sınırda olan bir bölük. Diğer bölüklerden daha farklı; hem siville iç içe, hem de Kıbrıslı Elenlerle. Tabii ki diğer bölüklerden yalıtılmış bir durumda. Ermu caddesinin göbeğinde, ilk önce duvarların yüksekliğiyle sizi biraz korkutan, hapishane havası olan daha sonra da o duvarların zamanla yıkılmasıyla büyük bir utancın yavaş yavaş çöktüğü bir yer. Benim için sınırda askerlik yapmak, sınıra düşmek büyük bir şanstı. Lokmacı’da düşünemeyeceğim kadar çok hikaye var. Transeksüellerden tutunda, satranç taşlarına, satranç taşlarından tutunda sorgu odalarına... Ve tabii ki Askerlik...Lokmacı çarşıymış eskiden. Yeşil Gazino, şimdiki bölüğün olduğu yerdeymiş. Daha sonra Hapishane olmuş. Şimdilerde uzmanlarla, askerlerin sürgüne gittiği bir yer oldu. “Suç” işleyen, hapishaneye girip çıkan kim varsa, Lokmacı’ya sürgüne geliyor. Askerlik çekilir birşey değil, bir de sürgünün sürgününde olunca, ah o geçen günlerim... Hikayeler yavaş yavaş, daha sonra yazılacak ve yayınlanacak tabii ki! İçimdeki zehiri ancak bu şekilde atıp, iyileşebilirim. Kanser olmamak için yazı yazmak bire bir! Şunu da belirtmekte fayda var ki, askerlik korktuğumuz, ürktüğümüz kadar değilmiş. Herkes rol yapıyor, gününü geçirmeye çalışıyor. Ama ne yazık ki hastalıklı insanlarda var. Tedavi görmesi gereken, acılarını, ayıplarını ve zayıflıklarını kendi rütbesini kullanarak örtbas etmeye çalışan. Zavallılar...
Geçen gün Lokmacı’ya gittim. Herkesin yüzü asık. Askerliğinin bitmesine 10 gün kalan arkadaşlar mutsuz. Gerçi bizde çok sevinemedik. Çok mutlu olamadık. Askerliğimizin, son gecesine kadar nöbete gittik. “Noldu?” diye sordum arkadaşlara. Sormaz olaydım. Bölük Astsubayı olan HÇ, gece içtimasında duvara dayandı diye M. E ismindeki eri ilk önce yanına çağırmış, daha sonra sürün diye emir vermiş. E. da tam sürünecekken, E’ye tekme tokat girişmiş. E. garajlara doğru koşmaya başlamış. Ona atılan yumruklardan kaçmak için. HC.’da onun arkasından ona daha fazla yumruk atabilmek için koşmuş. E. bizim bölüğe sonradan geldi. Sürgüne... Yanlış anlaşılmalardan dolayı, fatura birilerine kesilecekti, E’ye kesildi. E’yi yakından tanıma fırsatı buldum. Bir kaç kez 4’er saatlik nöbetler tuttuk E. ile. Şimdiye kadar gördüğüm en saygılı insan. Bir günden bir güne ağzından “hayır” kelimesi çıkmadı. Hiç kimseye karşı ne kıdemcilik yaptığını ne de birini kırdığını gördüm.
E., H.C’nin yumruklarına karşı bir yumrukta O sallayabilirdi. Sallamadı. Sallasa ne olacaktı? E ilk önce sabah içtimasına çıkarılacaktı, daha sonrada bir güzel yine dövülecekti. Sonra ne olacaktı? Hakkında yasal işlem başlatılıp, hapishaneye gönderilecekti. Neden? Çünkü M.E. bir er. Bütün denetlemelere katılan, bütün bölüğün işlerine koşan, bir işçi ailesinin “değersiz” askeri. Her şeyden önce bir er. En altta! Ne hakkını arayabilir ne de kendini savunabilir! Kime karşı ne söyleyecek! İnsanlığını unutmuş bir kaç tane adama rütbe veriliyor, karısıyla kavga ediyor, arkadaşıyla kavga ediyor, dönüp hiçbirşekilde hakkını arayamayacak, savunmasız 20 yaşındaki genç bir askere tekme tokat girişiyor! Bunun hesabını kim soracak? H.C’yu kim cezalandıracak? Lokmacı’da yaşanan ilk dayak olayı bu değil. Lokmacı’da Astsubay olan M. K de, yine E. ile ayni celbten olan iki askeri dart tahtasının önüne koyup bir gece vakti, demir okları göğüslerine fırlattı. Benim ………..ayyaş bir şekilde gelip, kasatura soktu, sigara içmediğim halde sigara arayacakmış sözde. Diğer çavuş arkadaşlarımın bazılarına tokat attı, bazılarını da boynundan sıkarak duvara dayadı. Bir tane arkadaşımın yüzüne cüzlan attı. Kendine çavuş dediğim için yanlışlıkla, az daha yüzüme çay bardağı atıyordu. Böyle bir adam çavuşlara bunları yaparsa, erlere neler yaptı ya da neler yapar düşünebiliyor musunuz? Bunun yanında uğradığımız hakaretler cabası. Geçenlerde öğrendiğim kadarıyla M. K., sivil hayatında da tabanca taşıyor. Hangi zihniyet, böyle hastalıklı bir adama tabanca taşıma rusatı verdi? M. K. neden sivil hayatında da tabanca taşıyor? Sinirlense, hastalansa, kendinden geçse yani, çekip birini vursa, vurduğu kişi ölse bunun hesabını kim verecek? Yoksa faili meşhur mu sayılacak bu cinayette?
H.C’nin M. E’ye attığı dayaktan, yumruklardan Tabur Komutanı’nın ve Alay Komutanı’nın haberi var mı? Güvenlik Kuvvetleri Komutanı’nın böyle bir olaydan haberi olmadığı kesin! Yoksa eminim böyle bir cehalet karşısında tepkisiz kalmaz! En azından bizimle tek tek konuşup, bize sorular sormuştu. Her ne kadar önceden bişey söylememek için tenbihlenmişsekte! Bizler istesekte istemesekte, askere gidiyoruz belki ileride de gideceğiz. Bunu şu an bilemiyoruz. Ama şu gerçek ki, bizler ne hakarete uğramak, ne aşağılanmak ne de şiddette maruz kalmak için askere gidiyoruz. Bizler günde 10 saat nöbet tutarken, güneye, Kıbrıslı Elen askerlere doğru bakmıyoruz. 10 saat kuzeye bakıyoruz sadece. Çünkü gerçek tehlike içimizde. Rütbeleri hala alınmayan, hayatı boyunca ne paylaşmasını bilmiş, ne sevmesini bilmiş, vicdanı olmayan komutanlarda. Her an o dokunulmazlığı olan komutan, ne zaman gelecek, ne zaman hakarete uğrayıp, abuk subuk konuşmalarla aşağılanacağımızı bekliyoruz! O yüzden günde 10 saat sadece kuzeye bakıyoruz! Neden mi? Askerlik süresi boyunca biraz daha insan olduğumuzu unutmamak için!
M. E’ye atılan yumruk bu ülkenin bütün gençlerine, insanlarına atılmıştır.
Halil Karapaşaoğlu
33-2 Çavuş Celbi
Karapaşaoğlu'nun 2.Mektubu
Gece yarısını çoktan geçmişti. Yolda bir tane bile araba yok! Karanlığın içinde yağmura doğru arabayı sürüyordum. Yağmur, penceremin camına vuruyor, sanki camları kırıp, bana yağmak istiyordu. Yağmur hızlandıkça ben hızlanıyor, ben hızlandıkça karanlık üstüme doğru geliyordu.
Arabadan inip, kollarımı evrene açıp, yağmurun gözlerimden içeriye, ruhuma akmasını istiyordum. Tek istediğim biraz daha hafiflemek, biraz daha unutmaktı.
Sayın Komutan, köle Spartaküs’ün çığlıklarından, kaç bin yıl geçti? Hiç Spartaküs’ün yüreğini, kalp atışlarını avuçlarında hissettin mi? Dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen gözlerin içindeki isyana, hiç baktın mı? Ben bazı geceler, beyaz duvarlarda yankılanan çığlıkları duyuyorum. Selvi ağaçlarının üstünde bana bakan gözleri görüyorum.
5 Ocak 2012 Perşembe günü, saat 10.00 da, Güvenlik Kuvvetleri Boğaz Karargâhı’nda mahkemem var. 46(10) hoşnutsuzluk yaratmak, 46(2) itaatsizlikten yargılanacakmışım. Yasaları, kuralları hiç sevemedim. Sevemeyeceğim de her halde. Ama şunu itiraf etmeliyim ki, bu maddelerin isimleri çok şiirsel geldi bana. Hoşnutsuzluk yaratmak ve itaatsizlik!
Hoşnut kelimesi, Farsçadan “hüsnüd” sözcüğünden Türkçeye girdi. Beğenen, onaylayan, uygun gören anlamındadır. Yani hoşnut bir durum vardı da bu durumu beğenilmeyen, onaylanmayan, uygun görülmeyen yapmışım. Huzuru bozmuşum. Bunu yapmadığım için de, itaatsizlik etmişim. İtaat kelimesi de Arapçadan Türkçeye girmiş. Söz dinleme, boyun eğme anlamında kullanılır. Sınırda tutuklanıp, bölüğe getirildiğimde ifadem alındı daha sonra da hakkımda, üç tane suçlama yapılmıştı. Birincisi askerken güneye geçmek, ikincisi Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini bozmak, üçüncüsü de askerken basına demeç vermek. Bunların her üçü de suç!
Ağustos ayında terhis olan arkadaşlarımın birçoğu hala işsiz! Aslında yıllar önce, çeşitli üniversitelerden mezun olan arkadaşlarım, şu an okudukları işi yapmıyorlar ya da hala işsizler. Evet doğrudur. Ben güneye geçtim Sayın Komutan! Güneyde bir restoranda aşçılık yapıyorum. İşi bitirdikten sonrada gece yarısına kadar mutfağı temizliyorum. İngiliz Dili Edebiyatı mezunuyum Sayın Komutan! Kiramı ödemek zorundayım, arabama mazot koymak zorundayım, yemek yemek zorundayım. Kendi geleceğimi kurmak zorundayım. İşsizliğin ne demek olduğunu biliyor musun? Peki parasızlığın? Bu memleketin gençleriyle oturup hiç konuştun mu? Dertleri ne biliyor musun? Öyle oturduğumuz yerden, yargılamak kolay olan değil mi? Kapı kapı dolaşıp iş aradın mı? Doğrudur güneye geçtim. Daha askerliğimi bitirmeden! Binlerce insan, her sabah güneye ekmek parasını kazanmak için geçiyor. Çok mu mutludurlar güneyde çalışmaktan? İstemezler mi onlar da oturdukları yerden para kazansınlar? Bu benim ayıbım! Bu benim hatam! Hoşnutsuzluk yaratan benim! Bunca insana bunca çileyi çektiren de benim!
Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini bozmuşum. Ulusal Birlik Partisi’nin Gençlik Kolları’ndan A.’yı ve Ö.’yü ben mi aldırdım 9. Bölüğe? Biri, ikinci taburdaydı diğeri de 7. Bölükte. Ya da V.A’yı, 7. Bölükten ilk önce Tabura daha sonra 1. Alay’a da mı ben aldırdım bir hafta içinde? Yani UBP’li ve zengin bir tüccarın oğlu olmadığım için torpilim olmadığından dolayı sınırda askerliğimi yapmak benim suçum öyle değil mi? Hem ekonomik, hem siyasi anlamda bize eşit davranılmadığını, çifte standart uygulandığını söylemek suç mu? Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini ben mi bozdum Sayın Komutan? Ben mi yaptım bu torpilleri? Efe’ye dayağı ben mi attım? Ben mi çavuşları tokatladım! Elime kasaturayı alıp, oyuncak gibi ben mi oynadım? Ben mi tabanca taşıyorum sivil hayatımda? Ben mi aşağılıyorum askerleri? İnsanları askerden soğutan ben miyim? Hala benim mi Güvenlik Kuvvetleri’nin prestijini bozduğumu düşünüyorsun?
Son suçum da basına demeç vermek! Yaşadıklarımı halka anlatmak suçmuş! Neden bunu Güvenlik Kuvvetleri’ne aktarmamışım ilk önce! Askerde olan arkadaşlarım ya da askerliğini bitirmiş olan arkadaşlarım benimle hem fikir olacak her halde. Ben basit bir çavuşum ordunun içinde. “Hazır ol”da parmakları birbirine yapışık olmadığı için metrelerce sürünen. Ağustos sıcağında saat 1’de sabır eğitimi adı altında hazır olda bekleyen! Sıcaktan bayılmasına rağmen bir askerin, hala diğer askerler gibi “hazır ol”da bekleyen da benim. Uzun künye tekmilini yüksek sesle bağırarak okuyamadığı için, “kamyona git kendini kapat ve bağıra bağıra tekmil ver!” diye emir alıp, kamyonun içinde bağıran da benim arkadaşım. Efgalitto ağacına karşı durup, onlarca kez bağıra bağıra tekmil veren da benim arkadaşım. Bu yüzlerce insan “neden?” diye niçin soramadı sana sence Sayın Komutan? Ben kendimle ayni celpten insanların torpille sandaletli askerlik yaptıklarını gördükten sonra, benim gibi bir çavuşun sırf zengin olduğu için sınırdan alınıp, kat kravatlı askerlik yaptığını gördükten sonra Güvenlik Kuvvetleri’nin hangi adaletine hangi hukukuna hangi mercisine inanabilirim ki? Senin kendi subayların, profesyonel asker olmalarına rağmen, teğmen, üsteğmen, yüz başı, binbaşı olmalarına rağmen, Güvenlik Kuvvetleri’ndeki hiç bir kuruma hesap soramazken, ben basit bir çavuş olarak ne diyecektim Sayın Komutan? Suçluyum öyle değil mi? Bütün bunları ben yaptım bu memleketi ben bu hale getirdim öyle değil mi Sayın Komutan?
Halkımın birçoğu geri zekâlı ya da aptal olduğumu düşünüyormuş. Daha askerliğim bitmediğinden böyle bir yazı yazdığım için. Askerliği bitip, anılarını yaşadıklarını yazan kaç insan var içimizde? Kaçımız bunları yazdık? Bu şekilde bir tepki almasaydım, zaten kimsenin de umurunda olacağını düşünmüyorum. Umurumuzda olsaydı çoktan bir şeyler söyler bir şeyler yazardık. Yapardık da! Her şeyi bir kenar koydum. Son tahlilde bu düşüncenin, ifade özgürlüğünün yargılanması değil mi? 21. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşadıklarım, bir insanın düşüncelerini ifade etmesinden kaynaklanmıyor mu? Bu düşünce özgürlüğüne vurulan bir darbe değil mi? Yani ey halkım, düşünmemeye, soru sormamaya, yazı yazmamaya devam mı edelim? Nerede benim ülkemin şairi? Yazarı, ressamı, tiyatrocusu? Müzisyeni? Nerede benim ülkemin sanatçısı? Nerede benim ülkemin sendikaları? Nerede benim öğretmenim? Üniversitedeki hocalarım? Nerede benim ülkemin gençliği, gazetecileri? Ben 5 Ocak 2012 Perşembe günü saat 10.00 da, Boğaz’da Sayın Komutanla, memleketim ve insanlarımın geleceği ile ilgili biraz sohbet edeceğim. Boğazın havası size de iyi gelirse, kekik kokusunu severseniz buyurun gelin. Boğaz yükseklerdedir. İçiniz açılır, daha derinden nefes alırsınız. Ne olacağını bilmiyorum! Nasıl yargılanacağımı da! Ama düşünmeye, sorgulamaya başka bir dünya başka bir insan hayal etmeye devam edeceğim. Çünkü ben insanım! İnsan! İnsan! İnsan! İnsan! İnsan! İnsan!
Not: Genç arkadaşlarıma da özellikle şunu belirtmek isterim ki, daha önce da söylediğim gibi, askerliğini bitirmiş bir genç olarak, askerlikten korkmaya, askerliği gözümüzde büyütmeye hiç gerek yok. Boşu boşuna kendi içimizde korkular yaratıp, kendi kendimizi ürkütmeyelim. Ben çok güzel şeyler de yaşadım, memleketime, insanıma dair çok şey de öğrendim. Hayat her zaman insanı daha güçlü kılar. Hakikate daha yakın olursunuz. Tam tersine bizim gibi insanlar askere gitmeli ki, ordu sorgulansın, demokratikleşsin sivilleşsin. Bizler ordunun vicdanı, dengesiyiz. Profesyonellerden oluşan bir ordunun ne vicdanı kalır ne de dengesi. Orduyu hala sivil tutan benim gibi senin gibi bizim gibi genç insanlardır arkadaşım. O yüzden askerlikten korkup, memleketimizi terk edeceğimize, askere gidip memleketimizde kalıp, ülkemiz için, kendimiz için bir şeyler yapmalıyız.
Halil Karapaşaoğlu